Oyun Oynamak Bizi Neden Mutlu Eder?

Oyun oynamak bizi stres, öfke veya hüzün gibi ruh hali değişim ve düşüşlerinde bu duygular yerini kişisel olarak yeterlilik ve baskın gelme duygusuna bırakır. Kimi zaman hayatın akışından, sorumluluklar/sorunlardan kaçınmak, sosyalleşmek, yaratıcılığımızı sergileyebilmek, hayata başka açılardan bakabilmek, el ve göz koordinasyonunu arttırmak, istenilen zamanda istenilen yerde olmak, güvenli alanımızda yalnızca ‘’Kendimiz için’’ davranmak gibi seçeneklere olanak sağlar.

Bunlarla birlikte depresyon gibi vücudun kendisini pasif tuttuğu dönemlerde bile zihni canlı tutarak yenilenmeyi ve bu sürecin atlatılmasında anahtar görevi görebilmektedir. İyileşmeyi sağladığı şu örnekte daha net görülebilir; çocuk psikoterapilerinde olayları nesneleştirerek olay oyun haline getirilir. Bu şekilde çocuk güvende, dolayısıyla mutlu hissederek kötü olayları oyunlaştırma yoluyla mutlu bir şekilde aşabilmektedir.

Birlikte çok fazla aktivitede bulunamayan aile bireyleri (sebebi her ne olursa olsun) oyun içerisinde toplanıp vakit geçirebilirler, bu yolla mutlu ve huzurlu hissetmeleri çok olasıdır. Yaş farkı en az hissedilen yer kart veya masa oyunlarıdır. Hem büyük olan bireyler becerilerini sergiler hem de küçük yaştaki bireyler yeni mekanikler öğrenerek öğrendiklerini kullanabilme yetisini gösterebildiğini fark eder. Bu onları hem mutlu ederken hem de öğrenmeye teşvik edebilir. Bu hissin yaşanmasının altında yatan şey alınan haz ve bu hazzın sonucunda kazanılan ‘’ Yapabilirim’’ bilincinin verdiği mutluluktan ibarettir. Bunun en yakın örneği ise dijital oyunlar içerisinde hissedilen ‘’ Düşmanı yendim’’ veya ‘’ Başarıyla bu bölümü geçtim’’ hissi sayılabilir.

Oyun içi yaratmış olduğumuz karakterler içimizde hissettiğimiz ruhu tam anlamıyla yansıtabildiği için daha benimsenmiş bir oyun deneyimi sağlar. İnsanlar içinde istenilen görünüşe sahip olmak mutlu etmektedir.

Yalnızca görünüşle sınırlı olmamakla birlikte gerçek hayatta ninja, süper kahraman ve benzeri canlılar olunamayacağı ve oyunda bu görünümler sınırsız olabileceği için daha özgür hissedilmesi kaçınılmazdır.

Standart

Dün gece dünyadaki en öfkeli insan olabilecegime yemin ederken suan o kadar sakinim ki kendimi taniyamiyorum. Uykuya ihtiyaç duymazken suan oldugum yerde ayakta uyuya kalabilirim gibi geliyor.Iki uc arasında gidip gelmek beni böylesine yorarken bazen günlerce gece yarılarına tavanı izleyerek ulasirken bazen yataga yattigim gibi uyuya kaliyorum. Beni ben yapan seyleri seviyorum ama dinlendigim sirada bile bir parkurda gibi hissediyorum kendi icimde. Ruhumun iki ucu bir ucurum ve ben tutunmaya calisiyorum ama elimi hissetmiyorum gibi sanki. Sirenler caliyor bense olaylardan kacan cocuk gibi kulaklarimi kapatmis kosede bekliyorum endise icerisinde. Beni benden kurtamaya calisiyorum

Standart

Zindan

Dur dedim kendime. Frenlerin tutmuyor biliyorum, endiseni anlıyorum. Dur dedim senin gozyasin baskasinin gülümsemesi haline geliyor. Kendine gel günesi beklemeden uyan, esprilere muhtaç olmadan gülümse, umudun olmasa da sabret. Sinirlensen de sivrilme, okları kendine çevirme. Kendini sev, onu kalenmis gibi koru. Aynaya bak, ölene dek kim seninle tekrar hatırla. Gördüklerinden nefret de etsen uzun uzun izle onu, tanı tanı ki koruyabil. Dokun, sana yapılanları ruhundaki yaraları hisset. Birkaç sarki dinle, tekrar bul kendini sözlerde. Aynada kendimi goremedigim sabahlarım ne de çoktur benim, siirsin basligin yok, sabrın var, gecenin gündüzü yok, gökyüzün var ama bakacak yüzün yok. Kendinden baska kimseyi dünyanın merkezine koyma, sen big bang degilsin , olamazsın. Yarımdan iki olmaz, yarından bugün çıkmaz. Uyan , hapsoldugun bedenin parmaklıklarını boya. Hayatta kalamiyorsan içinde yasat kendini.Sözün yoksa özün var.

Standart

Sessiz çığlık

Eskilerden kalma bir şarkı hakkında yazmak istiyorum bugün. Herkesin aşk şarkısı sandığı ama aslında hayvanların çektiği acıyı anlatan bir şarkıdan bahsetmek istiyorum. Veganlığa ve vejetaryanlığa ”…Ya ye bir pirzola derdin tasan kalmaz…” şeklinde yaklaşacak ilkelliğe sahip insanlara şimdiden aydınlanmaları dileğimle. Bahsetmek istediğim şarkı Duman grubundan Öyle Dertli. Birçoğunuz bu şarkıyı biliyor, dinliyor hatta belki çok seviyorsunuzdur. Kim klibini ne kadar izledi bilinmez ama bunun bir aşk şarkısı olmadığı hakkında bilinçlenmenizi isterim. Müziği yaptıkları yer bir soğuk hava deposu ve kesilmiş hayvanlarla dolu. Klipte de bir büyükbaş kesilmekten, kendine insanlar tarafından biçilmiş kaderinden kaçmaya çalışıyor. Kaçımız soframıza gelen şeyin tadına değil de hayatının zaten çok kısayken bizim onları ekosistemden alıkoyduğumuza bakıyor? Gerçekten her şey lezzetten mi ibaret, kendimize bu soruyu hiç soruyor muyuz? Midemizin anlık dolması ve belli bir süre sonra boşalması döngüsü adına bir hayvanın değil sadece bütünüyle bakmak gerekirse bir canlının canını almaya gerçekten değer mi? Bir resim görmüştüm. Köpek, kedi, domuz ve bazı diğer hayvanların sütünü yavruları içerken çizilmişti. İneğin altında ise insanlar vardı. Yavrusu için üretilen ve içinde yüzlerce farklı hormon bulunan bir sıvıyı gerçekten alıyor ve kullanıyor olmamız etik mi? Biraz da türcülükten bahsetmek istiyorum size. Çin köpek tüketir biz can dostumuz yaparız, bizim ülkemiz büyükbaş tüketir Hindistan kutsal görür. Toplumlar kendi inançları doğrultusunda gelişir bizde olduğu gibi. Kendimize şu soruyu sormalıyız, köpek yahut bir kedi yenilmez denirken inek, keçi hatta minicik tavşanlar ve bıldırcınlar dahi neden yenir? Hiçbir zaman hayvansal proteinin insan vücudu için elzem olduğunu yada bizim özümüzde insanlığın atalarından bu yana etçil olduğumuzu reddetmedim. Ama bir şeyler değişmedi mi sizce de… Nasıl zamanla taş devri, cilalı taş devri ve ötesine ilerlediysek tüketim konusunda da bilinçlenmemiz gerekirken biz tuttuk ve canlıların yaşamını keyif haline getirdik. Mangal, rakı balık kültürü, peynir gurmeleri, çeşit çeşit yoğurtlar ve süregelen avcılık sporu. Hep söylerim insan anlamak istediğini anlar. Bizim yaptığımız da bundan farksız. Zaman içerisinde oluşan değişimlerden almamız gereken onca feyz varken ilkelliğe değer verdik insanlık olarak. Hep kolaya kaçmak mı dersiniz yoksa zevk-i sefa mı bilmem ama adına ne dersek diyelim aslında etik olmadığını bildiğimiz bir şeyi sürdürmekteyiz. Hep şunu düşünürüm bizden milyarlarca yıl önce bu dünya hayvanlara tahsis edilmiş gibiydi ve ne oldu…Küresel ısınma mı, atmosferin gittikçe kirlenmesi mi, suların kirlenmesiyle ölen yüzlerce canlı mı yoksa birbirine karşıtlığı yüzünden koca ormanları ve dolayısıyla binlerce canlıyı katleden caniler mi? Hangisi geldi başlarına? Sonra geldik dünyaya, savaşlar, atom bombaları, sobalarda yakılan insanlar, farklı görüşleri yüzünden birbirini öldüren kandaşlar… Hep biz diye bahsettim ama insanlıktan bahsettim. Ben veganım ve dilerdim masum küçük bir tavşan olmayı ırak topraklarda. Dilerdim insanoğlunun neler yaptığına hiç şahit olmamayı. Ve çok pes et deseler de kadınları hatta çocukları bile koruyamadığımız dünyada bırakmayacağım hayvanları, bu dünyanın sağlığını savunmayı. Prangalarınızdan kurtulun yüksek bir yere çıkın ve dünyanın ne halde olduğuna bakın. Gerçekten gerek var mı ?

Standart

Seçim

İnsan ki bu cihanda kendi başına düşmüş saksıdır. Koca evrende en vahşi canlının bile avını yalnızca parçalayıp yediği gözlemlenmiştir. İnsanlar ise karşı tarafı psikolojik olarak ne kadar düşürebilirim de ben daha üste çıkarım merakındadırlar. Ortaçağdaki cadı yakma yahut aforoz etmenin güncel ve bireysel hali gibi lakin psikolojiye yönelik. İnsan bedeni sağlam olduğu için değil içindeki ruh sağlıklı ise ayakta durur. Bazılarının da aşırı iyidir. Örneğin seri katiller. Çoğu narsisttir ve en muazzam kombinasyonun kendileri olduğuna inanırlar. Bu da ruhlarını kurşun geçirmez bir yeleğe dönüştürür adeta. Ağlamazlar , şeytani bir gülümsemeleri olur delilik dolu … Değil kurşun, korozif madde bile geçemez ötesine. Özendirir kendine. İnsanı bu hale getiren yine insandır. Kurban insandır, cellat insandır. Ne olmak istediğiniz sizin seçiminiz…

Standart

Kilit

Duyulsaydı birkaç notanın sesi,
Gelseydi piyanodan.
Olsaydı dünyanın değişmez hali,
Bırakılmış olmasaydı insan kendine.

Güneş ki açar aydınlatır yürekleri,
Gece ki çöker gizler kötülükleri,
Bilhassa sabah altı suları,
Sanki ikisinin tam ortası…

Standart

Kabuk

Ne gemiyiz şu hayatta ne de bir taş.Ne suyun üzerinde kalabiliyoruz ne de tamamen batabiliyoruz. Unutmamak için insanların yüzünü resmeden bir ressam misali zihnim, öylesine fikirleri tutsak ama öylesine ne yaptığının farkında. Hiç gökyüzüne bakıp saatlerce düşünmeyi denedin mi?Ben bir fırsat yakalayıp uzun süre düşündüm. Bu düşünme süreci bir yağmur oldu yağdı üstüme. Biraz uykusuzluk yağdı, biraz sessizlik, biraz kimsesizlik. Kendime geldim, hayatın farkına vardım. Kendime geldiğim anda belki de kayboldum, emin değilim. Lakin koca bir alanda kendini kaybetmek mi, yanınızdakileri kaybetmek mi? Bu aynen şuna benziyor: Yıldızların kaymasını mı tercih edersin, güneşin sönmesini mi? Bazen saatlerce düşünmek bile fayda etmiyor inanki. Çıkmaz sokaklarına çıkar yol bulmak isteyebilir insan. Bense bu isteğim içime doğmadan düşünmeyi seçtim. Hala çıkar yol bulmaya çalıştığım günler oldu.Hiçliğin şefkatli kollarına ittim kendimi. Böylesi daha iyi. Umut artık yalnızca orta çağda bir zehir ismi. Bir kaleyim sanki kumsalda.Bir sonraki gelişimde de burada durur diye beklediği bir çocuğun.Öylesine saf umutların odağıyken bir dalgada dağılmış tanelerim.Bir kayayım sanki sahilde.Herkesin gelip üstüne çöküp derdini anlattığı.Oysa hüzünle dolmuş her bir zerrem, hiç kimsenin umurunda olmamış. Zamanla un ufak olmuşum, kimsenin ruhu duymamış.En yavaş rüzgardaki fırtınayı hisset. Hisset doğumla gelen ölümü, ölenle doğana açılan bölümü.Bu bir yenilgi değil, yeniden uyanış.

Standart

Kömürlerin İçindeki Elmas

En küçük yaşlarımda ilk yazı yazmaya başladığımda anneme anneler gününde yazdığım mektup özetle şu şekilde: O kadar acı çekmişsin ama buna değer çünkü böyle güzel bir kız oldum. Bir on yıl bu kadar şey değiştirir mi? Hiç bir şeyi saklamayacağım artık. Yaptığım hatalarla gurur duyuyorum. Bundan iki sene önce yeme bozukluğu oldum. Önce bulimia sonra anoreksiya. Bir buçuk ayda kırk kilo verdim. Sağlığım umurumda değildi, yeterki o ufacık,şirin, zayıf, sevilen kızlardan olmak istedim. Çok uzun süre neredeyse hiç yemek yiyemedim. Soğuk çayla beslendim. Ne yaptıysam kendim yaptım. Yemek yediğim zaman çocuk öldürmüş kadar suçlu hissettim çünkü…

İnsanlar için kim yada ne olduğunuz değil hangi marka giyindiğiniz, inci bir kolyenin üzerinizde nasıl göründüğü, bir elbisenin içerisinde ne kadar ince görünebildiğiniz önemli. İşin kötüsü kemiklerimin sızısından uyuyamaz hale geldiğimde bile insanların eleştirilerine hale maruz kalıyordum. Durmadan her fırsatta spor yapıyordum, bomboş bir mideyle. Kaburgalarıma daralsın diye bandaj sarıyordum. Kaldı ki on sekizime geldiğimde ameliyatla aldırırım diye düşünüyordum. Diğer kızların aksine uzunum ve omuzlarım geniş. Sırf bu yüzden bile kemikler kesilebiliyor mu diye on üç yaşımdan bakmaya başlamıştım. Çekeceğim acı umurumda değildi. Biri bana aşık olsun falan diye hiç değildi. Popüler kız olmak da istemedim. Zamanla insanlar yüzünden kendime olan saygımı yitirmiştim. Tek isteğim kendimi artık sevmekti, egodan ziyade kendime saygı duyabilmekti. Hoş hala becerebilmiş değilim ama en azından deniyorum. Yemeye çalışıyorum. O günlerde insanların bana söyledikleri şey yüzünden hala çoğu zaman istifra ediyorum çünkü kırıldı dümen. Battı o gemi.

Oysaki bilmiyorlar ki ben sekiz yaşından beri şiir,kitap yazıyorum.Ne resimler yapıyorum, nasıl şarkı söylüyorum…Belki yüzlerce belki binlerce kitap okudum. Derimi yırttım evet çünkü kız kardeşime gelebilecek herhangi bir zarardan onu korumak istediğim için daha sekiz yaşındayken kas yaptım. İnsanlar öyle ki elini daldırsa inci bulabilecekleri yerde su zerre bulanık olsun direk vazgeçmeyi tercih ediyorlar. Bir de kendilerini tatmin etme yöntemleri var tabii. Önyargı bunlardan birincisi.

Ellerinize sağlık.

Standart

Bir avuç gökyüzü

Bir yer düşünün, hem üzgünken hem mutluyken gittiğiniz bir yer. Uzaklara bakıp o uzaklarda kaybolmak istediğiniz bir yer. Bir çocuğun kahkahalarla koşturduğu, bir kadının hıçkıra hıçkıra ağladığı…

Aynı yer nasıl olur da düğün fotoğrafları çekilirken aynı zamanda ayrılıklar görebilir diye düşünüyordum ki dalgalar geldi aklıma. Şimdilerin insan ilişkileri kum tanelerinden farksız mıdır ki benim ikisini bir tutmam nahoş sayılsın. Nasıl kumdan bir kule de yapsan ertesi gün bulamayacağın gibi.Biraz düşünmek biraz umut gibi.En sağlam sen de olsan bir dalga alıp götürebileceği gibi.

Burası benim evim. Burası deniz. “Bir yer bulalım deryaya yakın, dünyadan uzak… “

Standart

Reçete

Zamanla insanları anlamayı bıraktım. Belki onlar beni anlar diye yazarlık yapmaya başladım. Her ay neredeyse iki yüz kişinin içine fikirlerimi işliyorum. İnsanlar bana dışarıdan baktıklarında yalnız olduğumu görüyorlar. Oysaki ben o sırada içeride kelimeleri sıraya koyuyorum. Hiç tanımasam bile bir insanın hayatına dokunmak en yakınımdaki insana dokunmaktan öylesine kalıcı ki.Okuyucularım oldu. Benim siluetim yalnız olsa kaç yazar, kalbim de öylesine kalabalık.
Merak etme mutsuz değilim. Daha iyiyim artık.

Standart