Hayat acılarıyla, sıkıntılarıyla; güzellikleriyle, mutluluklarıyla güzeldir. Her gün sirke içilmeyeceği gibi her gün de bal yenilmez. İnsan bir gün hüzünlü olur, ertesi gün mutlu olur.Çünkü biri olmadan diğerinin anlamı bilinmez. Kötü olmasa iyinin değerini bilmeyeceğimiz gibi. Bunun yanısıra olaylara çözümsel yaklaşmak yerine çamurdan ev yaparcasına bir anlayış hakim insanlarda. Üstünü kapatalım, bitsin dercesine. Sizin aksinize üretken insanlar onlardan faydalandıktan sonra üstüne toprak atabileceğiniz ateşler değillerdir. Bu yüzden siz sevgili toplum, her şeyi çok hızlı tüketiyor olsanız dahi bir zamanlar Orhan Kemal gibi bir insanın açlıktan hastalanmasına rağmen sanatını hiç bırakmadığı gözler önündedir. Kelimelerin aşkına, şiirin zerafetine, fırçaların veya kalemlerin o hiç bilinmeyen en muazzam açılarının bıraktığı eşsiz izlerle selam olsun sana sanat. Bir gün tüm senin adına olan envanterim boş kalırsa ruhumla boyayacağım resimlerimi, kanım yapacağım mürekkebimi. Selam olsun sana sanatçı. Herkesin tepkisine karşın devam etmeye çalışıyoruz hepimiz. Anlatmaya çalıştığımız hep yüreğimiz. Çünkü her sayfanın başında ortaya konmuş oluyor kalbimiz…
Kör olmak isteyen balık
“Şu iflas etmiş dünyada, en geçerli para birimi; Kendin gibi bir insanla paylaştığın duygulardır.”
Bütün her şey aslında bundan ibaret, kabuğun, dış dünyada şeklen hangi surette varlık gösterdiğin, birbirine olan sevgiyi etkilemez ve hisleri değiştirmez. Şu büyük dağları ben yarattım havasına girip onlarca kızı anoreksiya ettiğinin farkında olmayan o kadar çok insan var ki…
Güzellik yanan bir ateş gibidir. Evet, geceyi ısınarak geçirebilirsin ama gecenin sonunda o ateş de elbet kül haline gelip söner. Üstüne gidipte toprak atarsın sonra çekip gidersin. Peki bir insana bu muameleyi yapmanın mantığı nedir ? Kendini değersiz hissettirmek mi?
İnsanların balık olduğunu düşünmekten vazgeçmediğiniz bir dünyada yaşamaya bir süre sonra devam edemeyeceksiniz. Size göre insanlar balık, oltayı atıp sonra canı çıkana kadar onunla uğraşıyorsunuz ve sonunda ayağınıza kadar geliyor.Yine de dik durmaya çabalayıp çırpınıyor ve siz üstüne basıyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki üstüne basıyorsunuz güzel duyguların, yazılmamış onca şiirin, oynatılmamış onlarca fırça darbesinin…
Bir gülüşüyle ağlatandı kadın eskiden.Şimdilerde kadın dolgu yüzünden dudakları düşen.Şimdilerde kadın burnu estetik. Şimdilerde kadın bir söz üzerine bıçak altına yatan… Sadece ağlamaklı bir sesle o içinizdeki çocuğa sesleniyorum. Bir çocuğu bile büyütürken şımarık olmasını engellemeye çalışan yine sendin. Şimdi neden bu hallerin?
Bilince Varma Durağı
Bir arkadaşım, ailemden biri veya tanıdığım herhangi bir insan bir belirti gösterince ona ne olabileceğini pek çok zaman anlayabiliyorum.Çocukluk kitaplarım bile ”Cesetler ne anlatıyor” , ”Vücuttaki sistemler seti” , ”Olay yeri inceleme” ve türevi şeyler.Şu sıralar hatta çoğu zaman sabaha kadar ameliyat izliyorum.Başkası izlese muhtemelen kusması üç dört saniye sürer.Mesela çoğunuz organların yağlardan neşterle ayrıldığını sanıyorsunuz lakin yakılıyor.Tümör alınırken de öyle.Litre litre kan aksa gözümün önünde bir denize baktığımdan farklı bakacağımı sanmıyorum.Bebekken iki kolumu da kırmışım ve ağlamamışım. Annem gil de anlamamış üstelik.Bu yüzden iki kolum da biri yirmi beş biri yirmi yedi derece olmak üzere yanlış kaynamış.İki yaşında elimi alevlerin arasına atıp elime köz almışım.Üstelik ağlayıp elimden atacağıma incelemişim.Annem iyi ki farketmiş anlayacağınız… Bana herhangi bir şey olduğu zaman arkadaşlarım her zaman benim için endişelenirler. Onlara genellikle şöyle söylerim: ”Başka bir canlıya zarar veremeyeceği için kendini kullanan bilim insanıyım ben,merak etme, ne olacağını bile bile hareket ediyorum.”. Ne kadar içlerinin rahat ettiği tartışılır gerçi ama anlatmak istediğim konu ben değilim. Fizyolojik bir sorun yaşadığında sevdiğim bir insan yolun sonunu görebiliyorum, çok ilaç alındığı zaman karaciğerin çürüyüşünün hızlandırılmış 3 saniyelik videosu oynatılmış gibi gözümün önününde beliriveriyor.Cahillik mutluluktur sözüne çoğu zaman katılmışımdır bu yüzden. Çocukkenki o eşsiz mutluluğumuz da saflığımızdan, hiçbir şeyin farkında olmayışımızdan.Gerçi dünyadaki her çocuk elinde oyuncak, sabahın ilk ışıklarına sıcacık evinde uyanmıyor.Babasının gözü önünde vurulduğunu gören bir çocuk dünyaya ne kadar mutlu bakabilir, kalır mı o saflığı? Cevap sizin içinizde. Farkındalık, çok büyük bir yüktür. Ama yinede ağırlığı taşımasını göze alabilecek bireyler varsa ancak o zaman oluşur bilgelik.Farkında olduğunuz şeyler sayısınca kadar yaşınız var.Kimsenin küçümsemesine bakmadan, dünya için bir şeyler yapabilirsiniz.Hiçbir şeyden haberi olmayanlar için bile…Her çocuğun da bir gün her şeyin farkına varacağını bile bile.
Dost tavsiyesi
Dibin dibinin dibini görmüş biri olarak,hiçbir şeye tutunamıyorsan gökyüzüne tutun,maviliğe,sonra siyaha dönüşüne…İnsanların ne kadar acınası ve cahil olduklarını gör,onları bir süre izle.Sence senden benden mi daha fazla olmalı yoksa bu aptal kuzulardan mı?Kimsenin üretken olmaya,sesini çıkartmaya niyeti yok…Doğru bir insan olmaya,dürüst olmaya hiç yok.Bir tohum toprağa ekildiği zaman köklerini nasıl salıyor ve etrafını kendisi gibilerle doldurup bahçeyi güzelleştiriyorsa sen de at artık demirini dünyaya, sırtında taşıdığın yeter…Burayı güzelleştirebiliriz bir umudumuz olabilir.
İçi Tohum Dışı Çınar
Tüm dünya virüsten dolayı eve çekilmiş durumda.Yaşadıklarımı anlayabilirsiniz bir bakıma.Evde bir gün bir yıl gibi gelir bir süreden sonra.Yaşadığım saydığınız tüm günlerim böyle.Tüm umutlarınız içinizdeki çocuğun hayal gücü mü?Ben benimkini gömdüm, ne kadar dışardan izlesem de siz insanlığı, şu içi boş mutluluklarınızın kaynağını bulabilmiş değilim.Kocaman çınar olmuşsunuz sanki, gölgenizle egonuzu tatmin ediyorsunuz.Ben mi, ben o içinizi kemiren tahta kurtlarının neler yaptığını izlemekle meşgulüm.Hayatlarınız tutmadığınız ellerle, durmadığınız sözlerinizle dolu.
18.03-04.20
(bu yazıyı yaşamam uzun sürdü)
Sesleniş
Sayın dünya, şu sıralar bir savaştasın.Çin’den başlayan bir hastalık tüm insanlığı yok etmeye çalışıyor.İnsanların tüm gündemi şu an bu.Herkes nasıl oluyor bilmiyorum, İspanya’da insanlar biner biner ölüyorken hala umut bağlayabiliyorlar. Wuhan’da başlayan hastalıktan dolayı dünyanın büyük bir kısmı ölürken Wuhan, atlattık artık dışarıdayız diye kutlama yapıyor.Kaç insan öldü artık bakmayı bıraktım. Kelebek etkisi bu mudur? Kanadını çırpar ve arkasına bile bakmaz. Çoğu bünye normal günlük aksiyonlara bile dayanıksızken eve zorla kapanış, sınırlı yaşam hakkı, çok sayıda insanın birden ölmesi gibi olaylarla birlikte çok daha ağır bir buhrana gireceğini düşünüyorum.Peki ölüm geldiyse bizi maske, eldiven ve türevi şeyler gerçekten koruyabilir mi? Yahut kaptıktan sonraki umutsuzlukla beraber gerçekten kurtulmak ister mi insan? Sadece bu durum için değil.Yıllar öncesinde acemilikle yazdığım bir kitap üzerinde ziyadesiyle durmuştum bu konunun…” Umut tükenmesi”. ”Umut tükenmesi… Bir zaman gelir, umutlar tükenir, hayaller biter ve sen kafayı yemeye başlarsın.” demiştim iki bin on beş yılında. Bundan beş sene önce insanların hayatlarına dokunmaktan çok kendi canımı yamamaya çalışıyordum sanırım.Temellerini sağlam atmazsan yaptığın binanın tüm dairelerini evsizlere yardım için versen fayda etmez.Diyeceğim şu ki umutlarınızı tüketmeyin.Bir umutla başlıyor çoğu şey.Umut olmadan mucizelerin bile bir değeri yok.Lütfen bi’mucize olsun.
Tahribat yaratan tarama
Bir an için sinirlenmemizin, sevgi dolmamızın yada yüreğimiz patlayacakmış gibi heyecanlanmamızın sebebi nedir?Bu sıralar davranışları inceliyorum.İki seçenek var: Pessimist görünmek istemiyorum bu nedenle mutluluğu ele alacağım. Vücudun beyinde ve sindirim sisteminin bazı organlarında ürettiği serotonin denen bir hormon var.Bu hormon mutlu olmanızı tetikler.Çikolata yiyen bir bireyin sakinleşip mutlu olmasının sebebi budur.Bu durumda gerçekten insanlara ihtiyaç duyar mıyız?Uzun süreli aç kaldığım zamanlarda gergin hissediyordum ve bir kişi bile beni normal halime geri getiremiyordu.Doğru insan olmadığı için mi yoksa herhangi bir bireyin de beni normal halime çeviremeyeceğinden mi bilmiyorum ama sakinleşemezdim.Oysaki yemek yesem hormonlarım düzelse sakinleşebilirdim.Anlatmaya çalıştığım şey bu işte.Lakin sevdiğimiz herhangi bir insandan uzaklaştığımızı veya onun gittiğini düşünecek olursam ne avutur ki beni? Ruhla bedeni bağdaştıramıyorum. Ruhumla bedenim ayrılalı çok uzun olduğundan sanırım.
Kendimi bir bütün hissetmezken, hiç bir şiire uyak olamam ben, Eğer mutluysam yaşadığımı kontrol ederim, inanamam ben.
Seçtiğim yol
Zirve
Hayat bir okul gibi. Ders kitaplarımız şu malum eski defterler.”Eski defterleri açmayalım.” cümlesini geçmişte yaptığı hatadan pay çıkarmayan insanların kullandığını düşünüyorum. Hatalarımız şu hayatta alabileceğimiz en güzel hediyeler aslında. Fizyoloji içerisinde “kazanılmış” diye bir terim var. Bunun amacı sonradan edinilmiş yani deneyimlenmiş bir olay yada hareketi tanımlamaktır.Hata ve deneyim.Hayatımızda deneyimlediğimiz şeylerin kaçı hata değil ki? Deneyimlediklerimizi ardımızda bıraksak ve kafamızı kaldırıp şöyle bir baksak ”tanımak” başlı başına bir hata.”Hatasız kul olmaz.” diye diye insanların kaç hareketini sineye çektiğimizi bir düşünürsek azımsanacak seviyede olmadığına çok eminim.Yine her şeyin ilacı sevmek.Sabrın yegane sebebi ve dayanağı sevgi.İnsanların hepsi hatadır dedim, şimdi açıklama sırası… Sevdiğimiz insanlar da hata, evet.Lakin güzel hatalar.Hani yanlış olduğunu bilsen de o yönde devam edersin ya tıpkı öyle işte.Yeni nesil deyişle ”Yanlış yoldayım ama nasıl güzel…”.Gülümsetti.Bir insanla günlerce mutlu olup sonra bela okumak, gözlerindeki perdenin kalktığının işaretidir.Sevginin türettiği sabır artık meydana gelmez.Anlayış biter, kavgalar başlar.Bağlar kopar, ilişik kesilir.Bu kadar işte.Yılların emeği, kıskanmak, kendini suçlamak…Değer mi?Tartışılır kelimesini lügattan kaldırırsak bu soruya neredeyse herkesin hayır diyeceğini düşünüyorum.Hoşçakal demek gibi.
Bu cevap duygularını aşıp mantığına ulaştığın nokta.Dünyanın merkezine ulaşmaktan zordur, hoşgeldin…
Eski bir fotoğraf
Özgürlük için, yaşamak için, gözlerini açtığında belirli şeyler seni tüketir. Baskılar, belirli gelenekler ve benzeri… Herşey biraz biraz bizi yontmak içindi. Herkes bir şekilde bizi yonttu ve yonta yonta tükettiler bizi. Ateşe verip dumanımıza laf ettiler. Havayı kirletip nefes alamıyorum diye şikayet ettikleri gibi. Tanrı bize birçok şeyi sundu. Yemeği, insanları, aşkı, ölümü ve nadir olarak yaşamı. Aslında yaşam ziyadesiyle sunulmuştu bize. Başta anlattığım gibi insanlar ve atlattığımız yada atlatamadığımız badireler tüketti bizi. Anlatamadık insanlara çoğu zaman. “Yargı” diye bir kavram vardı çünkü. Her kötülüğün başı alkol değilde yargı olduğunu çok meşakkatli bir şekilde gösterdi hayat bana. Zira merdivenleri çıkmak için demirlere tutunmamız gerekiyordu. Düzen böyle…
Tutunacak dalı olmayanın kaderi şelaleden düşüp ölmektir. “Ölmeye” mahkum olanlarız biz.Düzeni bozmak isteyenlerin tarihte başı kesilirdi. Şimdi ruhumuza kesikler atmaktalar. Bir gün her birey kendinden vazgeçtiği vakit umarım Tanrı bir işarer gönderir.Gelecek yıl olan 2019 yılında “Yürü ya kulum” denmesine ihtiyaç duyulan bir milletteyiz. Ebebeynler stabil, yediklerimiz yapay, insanlar onlardan daha yapay. Ya biz baş kaldıracağız ya da himaye altında altın gibi yeteneklerimiz, güzel cümlelerimiz hatta o kıymetli değerlerimiz bile solup gidecek. Çok değerli birinin dediği gibi :
“Hayır demeyi bilmezseniz ömür boyu başkasının seçtiği kaderi yaşarsınız… “
-2018